Ay çalınamaz
Zen ustası Ryokan, küçük bir kulübede, neredeyse hiçbir eşyası olmadan yaşıyordu.
Bir akşam, evde yokken bir hırsız kulübeye girdi. Ama etrafına bakınca çalacak hiçbir şey bulamadı. Tam o sırada Ryokan eve geri döndü ve hırsızı fark etti.
“Beni ziyarete uzun bir yoldan gelmiş olmalısın,” dedi sakince. “Boş gitme.” diyerek üzerindeki tek giysi olan kimonosunu çıkarıp hırsıza uzattı. Hırsız, şaşkınlık içinde kimonoyu aldı ve hızla uzaklaştı.
Ryokan çıplak halde kulübenin önüne oturdu. Başını kaldırdı ve gökyüzünde parlayan ayı izlemeye başladı. Kendi kendine mırıldandı: “Zavallı adam, keşke ona bu ayı da verebilseydim.”
Erich Fromm, “Eğer ben sahip olduklarımsa, sahip olduklarımı kaybettiğimde kim olurum?” der. Sahip olmak, sahip olduklarımızla var olmak bizim değil, içinde bulunduğumuz modern dünyanın bir sonucudur. Arabayla, kıyafetlerle, statüyle ya da paylaşılan story’lerle görünür olmaya çalıştıkça, elimizden alınabilecek şeylerin sayısı da artar. Bu yüzden modern hayat, fark etmeden bizi sürekli bir kayıp ihtimaliyle yaşamaya alıştırır.
Ancak önemli olan, ne kadar çok şeye sahip olduğumuz değil; bunlar elimizden alındığında geriye ne kaldığıdır. Sahip olmak, doğası gereği kırılgandır. Çünkü sahip olunan her şey korunmak zorundadır. Kaybolabilir, değersizleşebilir ya da bir başkası tarafından alınabilir. Bu da insanı sürekli tetikte tutar. Kaybetme korkusu, sahip olmanın görünmez bedelidir.
Fromm’un “olmak” dediği yer ise bambaşkadır. Olmak, sahip olunan şeylerle tanımlanmaz. Daha içsel, daha sessiz ve daha az gösterişlidir. Ama tam da bu yüzden daha sağlamdır. Çünkü olmak, bir şeylerin varlığına değil, bir halin sürekliliğine dayanır. Elinden bir şeyler alınabilir ama o hal alınamaz.
Zen hikayesindeki Ryokan’ın hırsıza veremediği şey de tam olarak budur. Verilemeyen ay değildir. Ay zaten kimseye ait değildir. Asıl verilemeyen, ayı izleyebilme halidir. Yoksunluk içinde bile orada kalabilme, kaçmama ve anlamı hala kurabilme becerisidir.
Modern dünyada bize genellikle şu anlatılır: Daha çok şeye sahip olursan, daha güvende olursun. Oysa pratikte bunun tersi yaşanır. Sahip olunan şeyler arttıkça, kaybetme ihtimali de büyür. İnsan, zamanla sahip olduklarını korumak için yaşar hâle gelir. Böylece sahip olmak, fark etmeden insanın merkezine yerleşir.
Oysa olmak, kayıp ihtimalini merkeze almaz. Çünkü varlığını dış koşullara bağlamaz. İnsan, sahip olduklarıyla değil, elinde hiçbir şey yokken bile kendisiyle kalabildiği yerde daha az kırılgan olur. Zen hikayesinin işaret ettiği yer de burasıdır. Kaybın ortasında bile, insanın hala “orada” olabildiği bir alan vardır.
Bu hikaye bize bir öğreti sunmaz. Daha çok rahatsız edici bir soru bırakır: Sahip oldukların gittiğinde, hala biri misin? Ve eğer cevabın evetse, belki de asıl güvenli yer, sahip olduklarında değil; olabildiğin yerdedir.

